Makaleler kategorisinde yazılanlar
“İdeoloji, üzerinde oturduğum kanepeyi bile şekillendirdi.”
Mason Cooley
Çeviribilim alanını yazılı ve sözlü çeviri biçiminde iki alt-modüle ayıracak olursak, ideoloji kavramının sözlü çeviri alanına oranla yazılı çeviri alanında daha sıklıkla tartışılan ve ele alınan bir mesele olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak bu demek olmuyor ki, ideoloji ve bu kavramın yansımaları sözlü çeviri alanına girmemiş ve bu alanı etkilememiştir.
İdeoloji, bireylerde güçlü ve heyecanlı birtakım tepkiler uyandıran bir sözcüktür. İnsanlar ‘ideoloji’ sözcüğünü duyduğunda bunu genellikle komünizm, faşizm ya da anarşizm gibi ‘izm’lerle bağdaştırırlar (Freeden 2003). İdeoloji terimini ilk kez ortaya koyan ve bir nevi ‘isim babası’ kimliğini üstlenen Antoine Destutt de Tracy, Fransız İhtilali’nin ardından yazdığı yazılarda düşüncelerle ilgilenen ayrı bir çalışma disiplini yaratmak istemiştir. De Tracy, düşüncelerin hem eleştirilerinin hem de bilimlerinin ortaya çıkacağı, empirik bir düzlemde kanıtlanabilir bir temelde düşünce ve eylem ideallerinin ortaya konulmasını tasarlıyordu. Tarihsel süreç içerisinde ilerleyip Alman İdeolojisi’ne geldiğimizde karşımıza iki önemli isim çıkıyor: Marx ve Engels. Marx ve Engels’a göre tüm ideolojilerde insan ve çevresi, camera obscura’da olduğu gibi baş aşağı görünür. Başka bir deyişle ideoloji, materyal dünyanın tersine çevrilmiş bir ayna görüntüsünden başka bir şey değildir; materyal dünyanın kendisinin de kapitalizmin etkisi aracılığıyla insani niteliğini yitiren sosyal ilişkilere maruz olduğu gerçeği ile bu görüntü bir derece daha bozulmaktadır. Yine Marx’ın etkisiyle ideoloji zaman zaman “yanlış, asılsız, çarpıtılmış ya da başka herhangi bir biçimde yanlış yönlendirilmiş inanışlar dizgesi” biçiminde de olumsuz siyasi bir çağrışım ile tanımlanmaktadır (Calzada-Pérez 2003:3). Öte yandan dil, kültür disiplinleri ve çeviribilim alanındaki akademisyenler büyük çoğunlukla ideoloji kavramını politik alanın da ötesine çekerek “yaşamlarımızı düzenleyen ve çevremizle olan ilişkiyi anlamamıza yardımcı olan düşünceler dizisi” biçiminde politik anlamda daha nötr bir tanım yapma eğilimindedir (Calzada-Pérez 2003:5). Bu genel ideoloji tanımına uygun düşecek biçimde sözlü çeviri alanına geçtiğimizde de karşımıza buna benzer bir ideoloji anlayışı çıkmaktadır. Pöchhacker’a göre “Sözlü Çeviri Çalışmaları sahasındaki pek çok kimse için ‘ideolojinin’ dar, politik, indirgeyici anlamı “ideolojinin yanlış, çarpıtılmış ya da herhangi bir biçimde yanlış yönlendirilmiş inanışlar dizgesi’ne eşittir.” (Pöchhacker 2006). Profesyonel sözlü çevirmenler kendilerini geleneksel olarak belirli ideolojilerin ‘ötesinde’ ya da başka bir deyişle ‘arasında’ ve belki de eşit uzaklıkta konumlandırdığı için ideoloji ile herhangi bir ‘alakaları olmayacaktır’. Oysa Teun van Dijk (1998) ve Ruth Wodak (2001) gibi isimlerin savunucusu olduğu Eleştirel Söylem Çözümlemesi yaklaşımına göre dil kullanımı bütünüyle ideolojiktir. Bu noktadan hareketle, diğerlerinin dil kullanımını yansıtan ve temsil eden bir dilin kullanıcıları olarak sözlü çevirmenler de kendilerini ideolojiden soyutlayamamaktadır. Tam olarak nötr (neutrality) olmasa bile tarafsız olma kavramı (the notion of impartiality) – yani iletişim taraflarının herhangi birinin niyet ya da eylemlerine hiçbir surette dahil olmama durumu- tarihten günümüze dek sözlü çevirmenlik mesleğinin temel taşlarından biri olmuştur. Bunun, ilk profesyonellerin 1920’li yıllarda Milletler Cemiyeti ve ILO konferanslarında devlet temsilcileri için ve bu temsilciler arasında çalışmaya başladıkları andan itibaren aynı şekilde algılandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Yine de, günümüze gelindiğinde, Fransız ve Alman liderlerin arasında yapılan görüşmelerde dahi her iki tarafın da kendi sözlü çevirmenini beraberinde getirdiği ve bunun Çinli liderlerle yapılan diplomatik ve politik toplantılarda da aynı şekilde uygulandığı görülmektedir. Bu uygulama bu tür diplomatik ve politik bağlamlarda sözlü çevirmene geleneksel olarak biçilmiş ‘taraflar arasındaki’ rolünden ziyade ‘taraflardan biri ya da diğeri için’ şeklinde bir rolü akla getirmektedir.
(Devamını okumak için tıklayınız.)
simültane çeviri · simultane çevirmen · simultane tercüman · simultane tercüme · sözlü çeviri · sözlü çeviri ve ideoloji · sözlü çevirmen
ÖZÜM ARZIK
Yüzlerce kişi sizi dinler, hatta binlerce, milyonlarca. “X kanalın çevirmeni Kaddafi’den hızlı konuşuyordu”, “Vay be, ben Türkçe’sini anlamıyorum, o, NASA deneyini çeviriyor,” gibi tweet’ler yazılır hakkınızda. Sesinizi milyonlar duysa da, ağzınızdan çıkan kelimeler anında son dakika olarak ekranda yer alsa da, siz yine mikrofonun arkasındaki, işini en iyi şekilde icra etmeye çalışan o sessinizdir, simultane tercümansınızdır.
Çok havalı, çok dinamik, çok keyifli olabilir medyada tercüme, bir o kadar da zorluğu vardır. Öncelikle gündemi gerçekten iyi takip etmek gerekir. Mümkünse o gün işe gitmeden, daha yolda radyolardan haberleri dinlemek, önde gelen haber sitelerinden takibinizi yapmak gerekir. Zira, kanalın kapısından girdiğiniz andan itibaren aslında iş başlamıştır. O sabah Hindistan’da otellere saldırı olmuşsa, Japonya’da bir deprem olmuşsa, bir anda en gerekli kişi haline geliverip, kanala girer girmez rejiye koşup kulaklığı takıp çevirmeye başlayabilirsiniz. Şanslıysanız, tercüme sorulara önceden bakabileceğiniz bir stüdyo ya da telefon bağlantısı olabilir, şanssızsanız bir anda İngilizce yayın yapan bir başka kanala bağlanıp çeviri yapmak zorunda kalabilirsiniz. İşte bu noktada ciddi biçimde afallamamak veya çuvallamamak için olayı en azından genel detaylarıyla (Habercilikteki 5 ne 1 k kuralları çerçevesinde) biliyor olmanız hayati önemdedir. Zira televizyonda ağzınızdan çıkacak tek bir kelime büyük önem teşkil eder. Hatta mümkünse yayına önünüzde notlarınızla girmeniz işinizi çok kolaylaştırabilir.
Diyelim siz hazırlık aşamasını iyi yaptınız, ki hazırlık hakikaten önemli, zira televizyon için yapılan tercümeler genellikle tek tercümanlı işlerdir, ve sizin yayın esnasında internet üzerindeki sözlüklerden bir kelimenin anlamına bakacak vaktiniz bile olmayacaktır ya da size destek verecek bir kabin arkadaşınız yoktur, peki sizi bekleyen başka sürprizler olamaz mı? Yazık ki olur. Hem de ciddi teknik sorunlar olur. Reji , stüdyoda konuşmasını tercüme etmeniz gereken kişinin sesine ek olarak Türkçe konuşan bir spiker sesi verebilir kulağınıza, o spikerin sesi yayında değildir, mesela bir konuda rejiyle sohbet ediyordur, ancak siz bu sesi duyarsınız. Pek çok kanalda, simultane ekipmanında reji ile iletişim kuracağınız bir buton dahi bulunmadığı için, rejiyle iletişime geçip “Kulağımda spikerin sesi var, o sesi alın!” demek size düşer. İşte bu noktada yine şanslı olmanız gerekir. Elbette kanallarda genellikle yalnızca İngilizce’den Türkçe’ye çalışan bir tercüman istihdam edildiği için, başka dillerden olan çevirilerin de İngilizce kanallardan röleli tercümelerini alıp çevirmek size düşer. Sarkozy, Fransızca konuşur, ama siz onu İngilizce’den Türkçe’ye çevirirsiniz. Tercümenin “suyunun suyu”na dönüşmesi bir yana, kimi zaman çeviriyi yaptığınız İngilizce kanal yayından çıkar, artık o kanalda Sarkozy konuşmuyor, spiker Sarkozy’nin konuşması üzerine yorum yapıyordur. Ancak rejide İngilizce bilen biri olmadığı için veya dış haber biriminde tercümenin yapıldığı kanalın yayından çıktığı konusunda rejiyi uyaran biri olmadığı için hala yayındasınızdır, hala sizin çevirmeniz bekleniyordur. Bu durumda aslında doğrusu çeviriyi bırakıp rejiye “Bakın artık Sarkozy konuşmuyor” mesajı vermektir, ancak bunu yapamayabilirsiniz de. “Yok canım konuşuyor baksana, çevir sen,” diyen bir yönetmene karşı ne yapmak gerekir? “Evet şimdi Sarkozy şunu dedi, ” diyerek çevirmek mi gerekir, yoksa durmak mı gerekir, artık o sizin vereceğiniz bir karar olur. Yine röleden yapılan tercümelerde, İngilizce yayın yapan bir kanal konuşmadan çıktığında bir başka kanaldan çeviri yapmak durumunda kalabilirsiniz. Bu noktada rejiyi uyarmak “Lütfen benim sesimi dinleyin, eğer uzun süre sessiz kalıyorsam, ilgili kanal yayından çıktı demektir, başka kanala geçin,” demek önem taşır. Yani aslında işinizle, bu işin nasıl icra edildiğiyle ilgili olarak kurum çalışanlarını, özellikle birlikte çalıştığınız teknik ekibi eğitecek olan sizlersiniz. Elbette üst kademeyi de. Zira gecenin bir yarısı sizi uyandırıp “Mavi Marmara’ya saldırı oldu, haydi işe” deyip, sizi sabah 6’dan gece 12’ye kadar işte tutmak bir yana, sizden evden telefonla tercüme yapmanızı bile isteyeceklerdir. “Kanala seni getirtecek kadar vaktimiz yok, 5 dakika sonra Bush konuşuyor, evden yapar mısın?” talepleri bitmek bilmeyecektir. Bu noktada meslek prensipleri doğrultusunda karar vermek gerekir. Telefonla evden tercüme sağlıklı mıdır? Sese sağlıklı erişebilir miyim? Peki birlikte çalıştığım kuruma nasıl destek verebilirim?’ gibi soruları sorarak alınan karar doğrultusunda kanala yanıt vermek size düşer. Ben mümkün olduğunca zaman varsa kanala gitmeyi, görece olarak daha sağlıklı koşullarda tercüme yapmayı tercih ettim. Gerçekten de, vakit azsa sesi evde televizyona bağlayacağım bir kulaklıkla İngilizce bir kanaldan alıp, telefonun kulaklığına vermek akıllıca bir çözüm olacaktır. Kurumu ve o anı kurtarmak adına sesi telefondan alıp telefondan vermeye çalışmak sağlıklı bir yöntem değildir; amacımız anı kurtarmak değil, tercüme yapmaktır.
canlı yayın simultane · kanalda çeviri · kanalda simultane · simültane çeviri · simultane çevirmen · simultane tercüman · simultane tercüme · televizyonda çeviri
Kısaca Jerome olarak bilinen Eusebius Hieronymus Sophronius, MS.340 ve 347 yılları arasında, günümüz İtalya-Hırvatistan sınırına yakın bir bölge olan Pannonia’da doğdu. Klasik bir eğitim alan Jerome, Roma’da Donatus tarafından eğitildi. On sekiz yaşında Roma’da Papa Liberius tarafından vaftiz edildi. O dönemde pagan şair ve yazarları çok iyi biliyor, fakat Hıristiyan edebiyatı ile ilgilenmiyordu.
Jerome, Roma İmparatorluğu sınırları içinde çok yoğun seyahat etti. Trier’de formal ilahiyat eğitimini almaya başladı. 370 yılında Aziz Valerian ile tanıştığı Aquileia’ya gitti. 373 yılında da Doğu’ya yolcuğuna başladı.
374 ve 379 yılları arasında, Jerome bugünkü Antakya’nın güneybatısında bir münzevi hayatı yaşadı. 379 yılında Antakya’da Aziz Paulinus tarafından kendisine papaz ünvanı verildi. Jerome, 380 yılında Konstantinapolis’e giderek, Aziz Gregory Nazianzus ile birlikte İncil çalışmaları yaptı. 382 yılında Roma’ya döndü ve Papa Damasus’un sekreteri olarak çalışmaya başladı. Papa Damasus, Jerome’dan, İncil’in ve Mezmurlar’ın çevirilerini revize etmesini istedi. Papa Damasus 384 yılında öldüğünde, Roma toplumuna yönelik sert eleştirileri yüzünden Jerome Roma’yı terk etmek zorunda kaldı. Sırasıyla Antakya, İskenderiye ve Bethlehem’e gitti. Son olarak Bethlehem’de bir manastıra yerleşti. Burada Eski ve Yeni Ahit metinlerini Latince’ye çevirdi. Bu çeviri onbir yüzyıl sonra Trent Konsül’ü tarafından İncil’in resmi versiyonu olarak kabul edildi ve Vulgata İncil’i olarak anıldı.
410 yılında Roma barbarların saldırısına uğrayınca birçok kişi Kutsal Topraklar’a sığındı. Jerome, akın akın gelen bu mültecilerle ilgili olarak şunları söylemiştir: ‘Onlara yarım etmek için tüm çalışmalarımı bir kenara bıraktım. Şimdi, Kutsal Kitap’ın sözlerini eylemlere çevirmeliyiz, kutsal sözleri söylemek yerine, uygulamalıyız.’
Jerome, 30 Eylül 420 tarihinde Bethlehem’de uzun süren bir hastalık sonrasında hayatını kaybetti.
Jerome, 379 ve 381 yılları arasındaki ilk döneminde daha çok dini vaazlar çevirdi. Fakat bir çevirmen olarak adını İncil çevirileri ve revizyonları ile duyurdu. Eski Ahit metinlerinin çevirisi ile, İncil çevirmeni olarak adını tarihe yazdı. Jerome’un kendi çevirisine ilişkin alçakgönüllü tutumu, arkasından gelen çevirmenlere de bir önek oldu. Yaptığı çevirilere zaman zaman geri dönerek kendi hatalarını kabul ederek düzeltmiş, bunları gizlememiştir. Öte yandan, iyi bir çevirinin kaynak metnin güvenirliğine de bağlı olduğunu dile getirmiştir.
Azizler de Hata Yapar!
Çevirmenler ve konferans tercümanları her yıl 30 Eylül tarihini Dünya Çevirmenler Günü olarak kutluyor, çünkü bu tarih, kütüphanecilerin, kutsal kitap bilginlerinin ve elbette çevirmenlerin azizin yortusu.
Jerome, çeviri hataları konusunda şöyle diyor: ‘Elbette Tanrı’nın herhangi bir sözünün düzeltilmesi gerektiğini ya da tanrısal esinlenme olmadan kaleme alındığını düşünecek kadar aptal değilim, fakat Kutsal Kitap’ın farklı Latince versiyonlarındaki varyasyonlar, bunların hatalı olduğunu göstermektedir.’ Jerome bu yorumuyla, kendisinin de hata yapabileceğini dile getirmektedir. Jerome’un en önemli çeviri hatalarından birinin sonucu, Musa’nın başındaki boynuzlardır! Kutsal Kitap’ın orijinal İbranice metninde (Çıkış:34) Sina Dağı’ndan inerken Musa’nın başındaki ışık halelerinden söz edilir. Burada kullanılan İbranice sözcük aynı zamanda boynuz anlamına da gelmektedir ve Jerome işte bu ikinci anlamı kullanmıştır. Bu çeviri hatası günümüze kadar farklı biçimlerde karşımıza çıkmıştır. Örneğin Michalangelo 1515 yılında yaptığı Musa heykelinde Jerome’un çevirisine dayanarak Musa’yı boynuzlu betimlemiştir! Yaklaşık iki buçuk metrelik boynuzlu Musa heykeli Roma’da S. Pietro in Vincoli’de görülebilir.
Etiket yok
Benoit Cliquet · çeviri eğitimi · çeviri sektörü · clic! · tıp çevirisi
İletişim ve bilişim teknolojilerindeki yenilikler, İnternet’in giderek daha yoğun ve yeni biçimlerde yaşamlarımızın bir parçası haline gelmesi, kültürü ve edebiyatı üretme ve algılama biçimlerimizi de hızla değiştiriyor. Bu değişikliklerin yakın zamandaki belki de en ilginç örneklerinden biri, Amerika Birleşik Devletleri’nde Chicago Üniverstesi’ndeki iki öğrenciden geldi. 2009 baharında, Alex Aciman ve Emmett Rensin, üniversite yatakhanelerinde otururken, giderek popülerleşen sosyal iletişim sitesi Twitter hakkında konuşmaya başladıklarında, bu sohbetleri kısa zamanda bir oyuna dönüştü. Edebiyat dersleri için kendilerine verilen okuma listelerinde adı geçen dünya klasiklerini yalnızca 140 karaktere indirgeyerek ‘tweet’lere dönüştürmüye başladılar. Karşılaştırmalı Edebiyat öğrencisi olan Aciman ve İngiliz Edebiyatı ve Felsefe bölümlerinde çift anadal öğrencisi olan Rensi için, romanları ve kısa öyküleri İnternet üzerinde Twitter sitesinde kısa ‘tweet’lere dönüştürmek bir tür yarışa dönüştü. Bu sürecin sonunda ortaya, İngilizce’deki ‘Literature’ (Edebiyat) sözcüğüne öykünen ‘Twitterature’ adlı kitap çıktı. Adı geçen kitapta, dünya edebiyatının en büyük yapıtlarının her biri 20 ya da daha az ‘tweet’ olarak bir anlamda yeniden yazıldı.Yeni mesajlaşma medyası ‘Twitter’ı kullanan kitabın yazarları, kurmaca metinleri bu yeni medyanın çerçevesi içinde yeniden kaleme alarak, kimi zaman kıvrak zeka yansıtan, kimi zaman alaycı ve düşündürücü olan, fakat kurmaca duygusunu hiç yitirmeyen kısa ve öz yeni bir metin türü oluşturdular. Chaucer’dan Coleridge’a, Pushkin’den Pynchon’a birçok farklı dünya yazarını listesine alan kitap, İngiltere ve Amerika’da Penguin Yayınevi tarafından 2009 yılında basıldı. Aciman ve Rensin, dünya klasiklerini bu hiper-modern lensin içinden yeniden okuyarak, Twitter’ın kendi sınırları içinde, okudukları kitaplara yeni ve tuhaf bir bakış açısı elde ettiklerini söylüyor.
Samuel Beckett’ın ‘Godo’yu Beklerken’ adlı yapıtından örnek bir Tweet: @ShaggyGodotJoke— Hala bekliyorum. Kendimizi içinde bulduğumuz bu sinir bozucu durumsal metaforu düşünmemeye çalışıyoruz.
Ve ‘Gılgamış Destanı’ndan bir Tweet: @UrukRockCity—Harika. İşte bu. Uruk’tan ayrılıyorum. Dünyadaki en iyi arkadaşım öldü, ve yalnıca Tanrılar büyük aşkımızla ne yapacaklarını bilemedikleri için.
Ve Kafka’nın ‘Dönüşüm’ünden: @bugged-out—Büyük bir böceğe dönüşmüş gibi görünüyorum. Bu hiç sizden birinin başına geldi mi? Web MD’de bir çözüm yok.
“Aydınlanma olmasaydı, Twitter olmazdı!’ Kitabın yazarlarından Rensin, kitaba ilişkin düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “18.Yüzyıl’dan bu yana, toplumda birey giderek daha da önem kazanmaya başladı. Emile Durkheim, ortak bilincin son çıkış noktası olarak bireyselliğin kültünden söz eder. Onun gibi birçok filozof da, benzer biçimde bireyin toplum içindeki artan önemini tartışır. Aslında tartıştıkları şey Twitter’a çok benziyor: Twitter da, bu filozofların tatışmalarının mantıklı bir sonucu olarak, her bireye kendi düşünselerini diğer bireylere serbestçe yayınlayıp duyurma olanağı tanıyor.” Rensin sözlerine, “Aydınlanma olmasaydı, Twitter olmazdı!” diyerek devam ediyor. “Bence hem Twitter, hem edebiyat, uzun entelektüel geleneklerin birer ürünü ve ikisi de insanın yaratma ve yaratılarını kayda alıp diğer insanlarla paylaşma açlığını besliyor.” ‘Twitterature’un yazarları edebiyata büyük bir saygı ve sevgi besliyor. Aciman, kitapta yazan yazarları ikisinin de çok sevdiğini söylüyor ve bu projeyi daha çok bir zeka oyunu olarak algılıyorlar. “Kitabımızı okuyarak Dante’nin ‘Cehennem’ini asla anlayamazsınız, ama asla Proust ve Joyce okumayacak insanlar var,” diyor Aciman, “ve belki bizim kitabımız sayesinde bu yazarları azıcık da olsa tanıyabilecekler. Bu yazarların adlarını ve yapıtlarını hiç duymamalarından iyidir.” © 2010 Gökçen Ezber
Etiket yok
Her yenilik, beraberinde tartışmaları da getiriyor. 1870’lerin sonunda telefon icat edildiğinde, Alexander Graham Bell, hattın diğer ucundaki kişiye “Ahoy!” diye seslenilmesini önermiş, fakat Western Union için rakip bir telefon üreten Thomas Edison ise, Eskilerin ava çıktıklarında köpeklerini çağırmak için kullandıkları “Halloo!” sözcüğünün bir varyasyonu olan “Hello!”nun kullanılması gerektiğini söylemiş. Sonunda savaşı “Hello!” kazanmış ve bugüne dek telefon konuşmalarının uygun başlangıcı olmuş. Fakat 1940’lara kadar, “Hello!” sözcüğünün dili yozlaştırdığını düşünenler bu yeni kullanımı şiddetle eleştirmişler. 1960’lı ve 1970’li yıllarda kullanımı iyice yaygınlaşsan “Hello!”, bugün kimilerince fazla resmi bile bulunuyor.
Hangi alanda olursa olsun, gelen her yenilik bu türden tartışmaları da beraberinde getiriyor. Yeniliğin toplumu, kültürü, genel olarak yaşamlarımızı daha iyiye mi, daha kötüye mi götüreceği büyük tartışmalara sahne oluyor. Matbaanın icadından tutun da, fotoğrafa ve televizyona kadar tüm yeniliklerde bu tartışmalar döngüsüne tanık olduk. Yirmi yıl önce elimizdeki iletişim yöntemleri arasında yalnızca mektup, telefon, faks ve telgraf vardı. (Devamını okumak için tıklayınız.)
29
Evolving Models of Translation – The Politics and Poetics of Translation in Turkey 1923-1960
· Dragosfer tarafından : Makaleler
Sehnaz Tahir Gurçaglar. The Politics and Poetics of
Translation in Turkey, 1923-1960. Amsterdam: Rodopi, 2008. 331 pp.
(paper), ISBN 978-90-420-2329-1.
Reviewed by Laurence Raw (Baskent University)
Published on H-Turk (June, 2010)
Commissioned by Victor Ostapchuk
Evolving Models of Translation
Sehnaz Tahir Gurçaglar’s _The Poetics and Politics of Translation
in Turkey, 1923-1960_ focuses on translation activity in the first
fifty years of the Turkish Republic. Her basic contention is that
there were two opposing movements–the dominant position represented
by the government-sponsored Translation Bureau and the resistant
position maintained by private publishers. Drawing on Pierre
Bourdieu’s concept of _habitus_, more precisely defined as “a method
or mechanism between social webs and the actual practices performed
by individual actors,” she argues that the early years of the Turkish
Republic were dominated by cultural planning, which could be divided
into two distinct phases (p. 44). The first phase involved the
creation of the Translation Bureau in 1940; the creation of the
People’s Houses (_Halk Evi_) in fourteen towns and cities as a way of
disseminating newly produced translations to the people; and the
establishment of Village Institutes, which provided an important
means to propagate the official culture through reading programs and
critical debate. Gurçaglar quotes Vedat Gunyol, who taught French
at Hasanoglu Village Institute in the 1940s, and maintains that
literature teachers made a special effort to teach Translation
Bureau-produced versions of French classics to students (p. 78).
(Devamını okumak için tıklayınız.)
Çeviri · çevirmen · edebi çeviri · Edebiyat Çevirisi · edebiyat kulübü · türkçe

1997′nin kışıydı. Soğuktu, çaresizdik. Bir çeviri firmasının flüoresan lambalı sıralarına dizilmiş iki vardiya çalışan gençlerdik. Sayfası bir dolar seksenbeş sentti.
Proje büyük, iki yıl gidecek yolumuz var, ekip dayanmıyor, bir gelen üç – dört hafta bilemedin iki ay duruyor kaçıyor. Terimler de kazık mı kazık. Henüz google çıkmamış, çevirmenin dostu olmamış, zaten Internet bağlantısı yok, ne ofiste ne evde.
Ofiste çalışıyoruz doğal olarak. Evden çeviri yapmak diye bir kavram yok – kitap çevirenlerin sarı teksir kağıtları ve daktiloları hariç
(Devamını okumak için tıklayınız.)
Çeviri · çevirmen · dil eğitimi · Dragoman · dragomanos · interpreting · sözcük kullanımı · sözlük · terim sözlüğü · terimce · terimler · tuhaf beklentiler
İlk bilen siz olun sloganı sanırım en çok tercümanlara yakışır. Körfez Savaşının seyri, Oscar Ödüllerinin dağılımı, Bear Sterns’ün batışı, Tom Ford’un yeni kreasyonu, Madonna’nın son single’ı…Hükümet politikaları, yatırım planları, satınalma görüşmeleri, iflaslar, keşifler, isyanlar ve kutlamalar; ilk bilen her zaman tercümandır.
Özgeçmişini kelimenin tam anlamıyla öz tutma ahlâkıyla yetişen bir tercüman için 15 yıl 2000 konferans ve 20 bin sayfa çeviridir. Detaylar sorulduğunda kamu veya özel sektör der; samimi arkadaşlarınıza bir otomobil sektörü toplantısındaydım diye geçersiniz; Formula 1 haberlerini kitlelere bildirmek medyanın görevidir. Tercüman sırlarıyla yaşar.
Kapital Medya editörlerinden dostum Aşkın Baysal tercüman gözüyle ekonomi nereye gidiyor, yabancı yatırımcının ve Türk girişimcisinin rotaları değişiyor mu sorusunu yönelttiğinde sırrı bozmadan yanıtları vermenin kolay olmayacağını düşündüm. Kurum, tarih ve proje belirtmeksizin, sadece çeviri dillerinden hareketle ekonomideki yeni trendlerin izlerini sürmek pekala mümkün göründü. (Devamını okumak için tıklayınız.)
Benim adım maraton
Adıma bakıp hemen koşturmacayla ilgili yazacağımı düşündüğünüzden eminim. İstanbul’dan yola çıkan ekipte yorgun bakışlı çevirmen anlıyor mu acaba beni? Belki de bu başlığı bilerek attım, çevirmen bilir zaten beni, ben asıl müşterileri de görsün duysun istedim. Antik Yunanda bir gelenek olup da günümüz hayatına görkemli sıradanlığıyla yansımayan var mıdır acaba, protokol, olimpiyat, demokrasi, felsefe…
Cahillerin beni bir yarış zannetmesine içerliyorum, içten içe öfkeleniyorum. Oysa maraton bir hız değil dayanıklılık sınavıdır. Önde gitmek değil, tamamlamaktır esas olan ama hayatı yarış zanneden pek çokları anlamaz devamlılıktaki sonsuzluğu.
Benim adım eğlence
Açarım kapılarımı, dekoltenizin derinliği ve eteğinizin mikroluğu ölçüsünü kaçırdıkça ben de daha derinlere çekerim sizleri. Collection’da şampanyaları 500 sterline patlatıyorum, seviyor doğulu yeni zenginler ve onlara kapılanmaya çalışan yeni Arupalı göçmen kızlar Anakin’in Tapınağa Yürüyüş marşı eşliğinde koca memeli ve kalkık popolu çıtırların servis ettiği bu alev alev şovu. Cipriani’de masa almak için bin quit atmalısın. Ben de karşı masana öpücük atacak yavruları yerleştiririm. (Devamını okumak için tıklayınız.)
çeviri sektörü · çevirmen · edebiyat kulübü · simültane çeviri · translator

